1 Haziran 2012 Cuma

MÜSLÜMANCA KONUŞMANIN ÖZELLİKLERİ II

  • Allah’a güvenip dayanarak konuşmak
Cahiliye inançlarını taşıyan insanlar başları sıkıştığında, yardıma ihtiyaç duyduklarında ya da bir şeyi elde etmek istediklerinde çözümü dünya hayatında güç sahibi olduğunu düşündükleri odaklarda ararlar. Kimileri nüfuz sahibi eş-dostlarından, kimileri mal, itibar ya da söz sahibi insanlardan medet umarlar. Bütün bu insanların Allah’ın kontrolüyle hareket eden aciz varlıklar olduklarını unuturlar. Bu nedenle onların gözlerine girmeye çalışırlar.
Oysa bir insana yarardan ya da zarardan yana bir şey isabet edecek ise, bunu gerçekleştirebilecek tek güç Allah’tır. Müslümanlar bu gerçeğin farkındadırlar. Bu nedenle her zaman yardımı ve desteği Allah’tan bekleyen ve yalnızca O’nun rızasını kazanmaya çalışan bir üslup kullanırlar. İhtiyaç, zorluk ya da sıkıntı içinde de olsalar tüm bunları giderecek ve kendilerine yardım ulaştıracak olanın sadece Allah olduğunu bilirler.
Nitekim Kuran’da müminlerin bir sıkıntı ya da zorlukla karşılaştıklarında, “Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi ‘yapayalnız ve yardımsız’ bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse müminler, yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.” (Al-i İmran Suresi, 160) diyerek birbirlerine sadece Allah’a yönelip O’na tevekkül etmeyi hatırlatan konuşmalar yaptıklarından bahsedilmektedir.
Bunun yanında müminler “…Allah Kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder…” (Hac Suresi, 40) ayetinin hükmü gereği Allah’ın her zaman için müminlerin yanında olduğunu, Allah’ın izni olmaksızın hiç kimsenin ve hiçbir şeyin kendilerine zarar veremeyeceğini bilerek konuşurlar. En zor, en kritik ve en hayati risk taşıyan anlarda bile, mutlaka bu yaşadıklarında bir hayır olduğunu düşünür ve“…Ben O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O’na tevekkül etmelidirler.” (Yusuf Suresi, 67) ayetiyle bildirildiği gibi, çevrelerindekilere de bu gerçeği hatırlatırlar.
Hiçbir zaman için korku, panik ya da ümitsizliğe kapılmış bir insanın üslubunu kullanmazlar; sakin ve itidalli bir üslup içerisinde olurlar. Allah’tan ümit kesmenin, imanı kavramamış insanlara has bir özellik olduğunu bilirler. Her olayın Allah’ın dilemesiyle ve Allah’ın belirlediği hikmetler doğrultusunda gerçekleşeceğini bildikleri için zorluklar karşısında endişeye ve korkuya kapılmazlar. Samimi oldukları sürece, Allah’ın kendilerini en hayırlı ve en güzel olana ileteceğinin şuurunda bir üslupla konuşurlar.
Nitekim Kuran’ın “Ey iman edenler, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani bir topluluk, size ellerini uzatmaya yeltenmişti de, (Allah,) onların ellerini sizlerden geri püskürtmüştü. Allah’tan korkup-sakının. Müminler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.” (Maide Suresi, 11) ayetiyle, müminlerin birbirlerine Allah’ın yardımını hatırlattıkları bildirilmektedir.
Müminlerin bu tevekküllü üsluplarına Kuran’da pek çok örnek verilmiştir. Örneğin İsrailoğulları ile birlikte deniz ile Firavun’un ordusu arasında kaldıkları sırada Hz. Musa bu tevekküllü tavrını ortaya koymuştur. İman etmeyen kimselerin ümitsizliğe ve korkuya kapılarak “Gerçekten yakalandık” dedikleri bir anda, Hz. Musa’nın sözü “Asla, Rabbim bizimledir” şeklinde olmuştur. Kuran’da Musa Peygamberin bu tevekküllü üslubu şöyle haber verilmektedir:
Böylece (Firavun ve ordusu) Güneş’in doğuş vakti onları izlemeye koyuldular. İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa’nın adamları: “Gerçekten yakalandık” dediler. (Musa:) “Hayır” dedi. “Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir.” (Şuara Suresi, 60-62)
Hz. Musa bu zor durum karşısında yalnızca Allah’a güvenip dayanmış ve tevekküllü üslubuyla çevresindeki insanları da bu ahlaka davet etmiştir. Allah, Hz. Musa’ya asasıyla denize vurmasını vahyetmiş ve bunun üzerine deniz ikiye ayrılarak İsrailoğullarının geçebileceği bir yola dönüşmüştür. Firavun ve ordusu ise denizde boğularak can vermiştir. Bu olay, yalnızca Allah’ı vekil edinerek, dayanıp güvenenlere Rabbimiz’in yardımının bir örneğidir.
Hz. Musa kıssasında olduğu gibi, müminlerin bütün konuşmalarından Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmadıklarını ve yalnızca O’na güvendiklerini anlayabilmek mümkündür. Bir Kuran ayetinde müminlerin,“size karşı insanlar toplandılar, artık onlardan korkun” şeklinde bir tehdit altında kaldıklarında,“Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” diyerek Allah’a olan güvenlerini ifade ettikleri haber verilir:
Onlar, kendilerine insanlar: “Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun” dedikleri halde imanları artanlar ve: “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” diyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 173)
  • Dünya hayatının geçiciliğinin farkında olan bir üslupla konuşmak
Dünyevi değerleri ilahlaştıran insanların kendilerine has bir üslupları vardır. Konuşmalarından dünya hayatını yaşamlarının asıl amacı haline getirdikleri açıkça anlaşılır. Başkalarında görüp sahip olamadıkları güzelliklerden kimi zaman gıptayla kimi zaman da haset dolu bir üslupla bahsederler. Söz konusu kimselerin içlerinde yaşadıkları bu özenti, dünya hayatına ve ahirete dair gerçeklerden habersiz olmalarından kaynaklanır. Oysa Allah Kuran’da dünya nimetlerinin insanlar için bir deneme olduğunu bildirmiştir:
Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihan konusudur.) Allah yanında ise büyük bir mükafaat vardır. (Enfal Suresi, 28)
İman etmeyen insanlar bu gerçeğin bilincinde olmadıkları için, dünyada kendilerinden fazlasına sahip olan insanlara özenen, onların karşısında ezilen bir üslup kullanırlar. Örneğin zengin ve ünlü birinin giyiminden, arabasından bahsederken üsluplarında eziklikle karışık derin bir hayranlık hemen dikkati çeker. “Keşke onun kadar zengin olsaydım”, “Keşke şu anda onun yerinde olsaydım”, “Arabası ne kadar güzel, keşke benim olsaydı” gibi konuşmalarla bu özentilerini dışa vururlar. Oysa, gıptayla baktıkları insanların hepsi -kendileri gibi- Allah’a karşı aciz ve muhtaç olan kullardır. İnsanların sahip oldukları şeylerin tümü Allah’a aittir. Her insan, yaşamı boyunca Allah’ın kendisine verdiği nimetlerle denenmektedir.
İman edenler, asıl gerçek ve sonsuz olanın ahiretteki hayat olduğunu bildiklerinden, yaşamları boyunca ahiretteki asıl hayatı kazanmak için çaba harcarlar. Zenginlik, mal-mülk gibi dünya nimetlerini ise ancak Allah’ın razı olacağı şekilde kullanmak, Allah’ın verdiği nimetlere şükretmek ve Allah’ın şanını yüceltmek için isterler.
Bu güzel ahlaklarının bir sonucu olarak, sahip oldukları dünya nimetlerinden herhangi birini veya tamamını kaybetseler de, bundan dolayı üzüntü veya sıkıntı yaşamazlar. Bunu Allah’ın bir takdiri olarak düşünür ve Allah’tan ahirette kendilerine nimetlerin asıl gerçek olanlarını ve daha güzellerini vermesini isterler. Bunun yanı sıra Allah’ın, rızkı ve dünya nimetlerini insanlara belirli hayır ve hikmetler doğrultusunda verdiğini bildikleri tüm konuşmalarından anlaşılır. Allah bir ayetinde, insanlar arasında rızkını nasıl dağıttığını şöyle bildirir:
Allah dilediğine rızkı genişletir-yayar ve daraltır da. Onlar ise dünya hayatına sevindiler. Oysaki dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta’dan başkası değildir. (Rad Suresi, 26)
Allah’ın yarattığı hikmetleri görüp kavrayamadıkları için, dünyevi değerlere, zenginliğe, mala mülke tutkuyla bağlı olan insanların yorumları hep dünya hayatına yönelik olur. Örneğin zenginliğine, şöhretine özendikleri bir insan aslında kötü ahlaklı biri olabilir. Ne var ki söz konusu kişiler bu insanın kötü ahlakını ve ahirette neyle karşılaşacağını hiç düşünmeyip, onun malına mülküne hayran olmakta bir sakınca görmeyebilirler. İman sahibi Müslümanlar ise, dünya hayatının gerçek yüzünü görüp asıl olarak Allah’ın rızasını ve ahiret hayatını kazanmaya çalışırlar. Bu nedenle üslupları daima bu gerçeğin şuurunda olduklarını yansıtır niteliktedir. Kuran’da bu konuya örnek olarak Karun isimli zengin bir kişinin servetine gıpta eden kimseler verilmiştir:
Gerçek şu ki, Karun, Musa’nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu…” (Kasas Suresi, 76)
Dünya hayatına özenen, bu nedenle Karun’un nasıl bir yanlış içinde oludğunu hikmet gözüyle değerlendiremeyen kimseler, Karun’un zenginliğini görünce şöyle demişlerdir:
Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar: “Ah keşke, Karun’a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir” dediler. (Kasas Suresi, 79)
Müslümanlar Karun’a sahip olduklarını verenin Rabbimiz ve asıl yurdun da ahiret olduğunu hatırlatırlarken, Müslüman ahlakıyla konuşmayanlar, Karun’un zenginliğinden etkilenerek cahilce bir tavır göstermişlerdir. Müslümanların bu insanlara yaptıkları hatırlatma ise Kuran’da şöyle haber verilmektedir:
Kendilerine ilim verilenler ise: “Yazıklar olsun size, Allah’ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz” dediler. (Kasas Suresi, 80)
Kuran’da, gösterdiği çirkin ahlak nedeniyle Karun’un ve konağının yerin dibine geçirildiği bildirilmektedir. Bu olayın ardından ise, daha önce Karun’a gıpta edenler, onun Allah karşısındaki aczini görmüş ve yaptıkları hatayı anlayarak bu kez Müslümanca bir üslupla karşılık vermişlerdir:
Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah’a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o, kendi kendine yardım edebileceklerden de değildi. Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: “Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkar edenler felah bulamaz” demeye başladılar. (Kasas Suresi, 81-82)
Müslümanlar, Allah’ın ”Şu halde onların malları ve çocukları seni imrendirmesin; Allah bunlarla ancak onları dünya hayatında azablandırmak ve canlarının inkar içindeyken zorlukla çıkmasını ister.” (Tevbe Suresi, 55) ayetinde bildirdiği gibi, dünya hayatına ait zenginliğe imrenmediklerini; daima Allah’ı ve ahiret yurdunu düşünen insanlar olduklarını tüm tavır ve konuşmalarıyla gösterirler. Müminlerin bu güzel ahlakı, ahirette olduğu gibi dünya hayatında da Allah’ın lütfuyla karşılık görür. Allah, dünya hırsından arınarak, Kendi rızasını hedefleyen kimselere hem dünyada hem de ahirette nimetin en güzeliyle karşılık vereceğini bildirmektedir:
Erkek olsun, kadın olsun, bir mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)
  • Konuşmalarda helale harama titizlik göstermek
Müslümanca konuşmanın en belirgin özelliklerden biri de, kişinin tüm konuşmalarında Kuran’da bildirilen ‘helal haram sınırlarını’ titizlikle korumaya özen göstermesidir. Kuran’ın ”Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslam uğrunda) seyahat edenler, rüku edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) müminleri müjdele.” (Tevbe Suresi, 112) ayetiyle insanlara Allah’ın sınırlarını korumaları emredilmiştir.
İnsan yaşamı boyunca Allah’ın yasakladıklarından nasıl sakınıyor ve emrettiklerini yerine getiriyorsa, aynı sınırları konuşmalarında da korumalıdır. Allah’ın sakınılmasını bildirdiği bir tavrı sözlü olarak da savunup destekçisi olmamalıdır. Allah’ın beğendiği bir tavrı da konuşmalarıyla övüp desteklemelidir. Örneğin iman eden bir kimse başkalarının hakkını yemenin, ölçüde tartıda hile yaparak haksız menfaat elde etmenin, yalan söylemenin, yalancı şahitlik yapmanın Allah’ın beğenmediği ve yasakladığı tavırlar olduğunu bilir. Bu nedenle hiçbir zaman sözleriyle de bu tavırlara arka çıkmaz. Haram bir tavrın doğruluğunu savunan bir insanın karşısında sessiz kalarak onu gizliden gizliye desteklemez.
Hak ve doğru olanı söylemekten hiçbir şekilde çekinmez, aksine Kuran ahlakını başkalarına da anlatmaktan büyük sevinç duyar. Hiçbir zaman “Fikirlerine karşı çıkarsam acaba bana tavır alırlar mı?” ya da “Acaba hakkımda ne düşünürler?” gibi endişelere kapılarak suskun kalmaz. Çünkü “(Bu,) Bir Kitap’tır ki onunla uyarman için ve müminlere bir öğüt olmak üzere sana indirildi. Öyleyse bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.” (A’raf Suresi, 2) ayetiyle hatırlatıldığı gibi insanlara Kuran ile öğüt vermenin müminler üzerinde önemli bir sorumluluk olduğunu bilir. Bu nedenle karşısındaki insanlara neden yanlış düşündüklerini, doğrusunun ne olduğunu Kuran’dan delilleriyle açıklar. Bunların Allah’ın sevmediği, yasakladığı davranışlar olduğunu anlatarak onları da Allah’ın sınırlarını korumaya davet eder. Karşısındaki kişilerin öğüt almayacaklarını anladığında ve Kuran’a muhalif konuşmalar yaptıklarını gördüğünde ise Allah’ın emrine uyarak, bu kimselerin yanlarından ayrılır. Allah’ın bu emri Kuran’da şöyle bildirilmiştir:
Ayetlerimiz konusunda ‘alaylı tartışmalara dalanlar:’ -onlar bir başka söze geçinceye kadar- onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa, bu durumda hatırlamadan sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma. (Enam Suresi, 68)
Bir başka ayette ise müminlerin cahilce konuşan kimselerle karşı karşıya geldiklerinde onurlu ve vakarlı bir tavır gösterdikleri ve “selam” diyerek geçtikleri bildirilmiştir:
O Rahman (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman “Selam” derler. (Furkan Suresi, 63)
  • Konuşurken şeytanın etkisinde bir üsluptan sakınmak ve şeytandan Allah’a sığınarak konuşmak
Kuran’da şeytanın kıyamete kadar insanları Allah’ın yolundan saptırmaya and içtiği bildirilir. Şeytan isyan ettiği için Allah Katından kovulmuş ve lanetlenmiştir. Amacı kendisi gibi, insanları da isyana sürüklemektir. Bu amacına ulaşabilmesi için Allah şeytana kıyamet gününe kadar süre tanımış ancak onun ‘gerçekten iman etmiş kimseler üzerinde hiçbir etkisinin olamayacağını’ bildirmiştir.
Şeytan insanı doğru yoldan saptırmak için ona çeşitli kuruntular ve vesveseler vermeye çalışır. Ancak “(Allah’tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah’ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir.” (Araf Suresi, 201) ayetiyle bildirildiği gibi, kalben Allah ile birlikte olan kişi bunlardan etkilenmez. Şeytandan kendisine böyle bir kışkırtma hissi geldiğinde bir mümin hemen Allah’a sığınır ve bunun şeytanın bir aldatmacasından başka bir şey olmadığını anlar.
İmani yönden zayıf olan insanlar ise şeytanın hilelerine kolaylıkla aldanırlar. Oysa Allah ”…Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır.” (Nisa Suresi, 76) ayetiyle şeytanın düzeninin ne kadar zayıf olduğunu bildirmiştir. Ancak gereği gibi iman etmeyen kimseler şeytanın aldatmacalarını gerçek sanırlar.
Allah’ın varlığından ve Kuran ahlakından tamamen gafil olan insanlar ise neredeyse tüm hayatları boyunca şeytanın yönlendirmesiyle hareket ederler. Onun istediği gibi düşünür, onun istediği gibi davranır ve onun istediği gibi konuşurlar. Aldıkları tüm kararlara, söyledikleri her söze şeytanın çarpık mantığı hakimdir. Şeytanın amacı, kendisine uyan bu insanları kullanarak diğerlerini de genel bir ahlak bozukluğuna sürüklemek, kalplerine kendi çirkin ahlakını yerleştirmektir. Onların ağzını kendi ağzı gibi kullanarak bu yolla diğer insanlara telkinlerini ulaştırmayı hedefler.
Allah’tan gafil olarak yapılan konuşmaların özel şeytani bir üslubu vardır. Bazı kişiler adeta şeytanın elçiliğini yaparcasına, beraberlerindeki insanları Allah’tan ve Kuran ahlakından uzaklaşıp cehennem ahlakını yaşamaya çağıran bir üslup kullanırlar. Bu üslup kimi zaman süslü ve çekici bir havaya bürünebilir; amaç şeytani ve kötü olan bir şeyi insanlara makul ve mantıklı gösterebilmektir. Bu konuşmalarda kişi, sözlerini hep cahilce mantıklarla desteklemeye çalışır. Konuşmalarıyla çevresindekilere kaderi, ahireti, hesap gününü, Allah’ın azabını unutturmaya gayret eder. İnsanları dünya hayatına aldanmaya çağıran sinsi bir üslup kullanır. Karşı tarafın vicdanını susturup rahatlatabilmesi için sahte ve aldatıcı mantıklar öne sürer. Allah’a iman ve Kuran ahlakının yaşanması konusunda kişilerin kalplerine gizlice vesvese ve şüphe düşürmeye çalışır. Kullandığı yöntemler son derece kurnazcadır; çoğu zaman yanlış bir tavrı insanların bilinçaltlarına yavaş yavaş işleyip onları bu fikre alıştırarak etki etmeyi hedefler. Bu nedenle şeytanın elçiliğini yapan ve onun etkisi altında konuşan kişi genellikle şeytani bir tavrı açıkça savunmaz. Bunu karşı tarafa hissettirmeden ve onu kandırarak yapmaya çabalar. Dolaylı ve hileli yollardan yaklaşır; gizliden gizliye de bu konuda karşı tarafın bilinçaltına şüphe yerleştirmeye çalışır. Kuran’da şeytanın kullandığı farklı yöntemler ve taktikler şöyle bildirilmiştir:
Dedi ki: “Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.” (Araf Suresi, 16-17)
“Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah’ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim.” Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va’detmez. (Nisa Suresi, 119-120)
Ayetlerde bildirildiği gibi, şeytanın asıl amacı insanları Allah yolundan uzaklaştırmaktır. Şeytana uyarak hareket eden kişi de onunla aynı taktikleri kullanır. İnsanların, olayları Kuran rehberliğinde değerlendirmelerini engellemeyi amaçlar. Olayların hayırlı ve güzel yönlerini anlamak ve anlatmak yerine, olumsuzlukları vurgulayarak onlara kaderi ve herşeye hayır gözüyle bakmayı unutturmaya çalışır. İnsanları karamsarlığa, ümitsizliğe ve mutsuzluğa sürüklemek için uğraşır. Sözgelimi ani bir kaza ya da ölüm haberi ile karşılaşıldığında insanları hemen isyankar, gafil bir üsluba çekmeye çabalar.
Hayatı ve ölümü Allah’ın yarattığını bilen bir insan ise böyle bir haber karşısında son derece tevekküllü ve Allah’a karşı gönülden teslim olmuş bir tarzda konuşur; “Allah’ın takdiri en hayırlısıdır” der.
Bunun gibi ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenen imandan uzak bir insan, şeytanın etkisiyle ümitsiz ve tedirgin bir üslup kullanabilir. Şeytan etkisi altına aldığı kişileri kullanarak insanların bilinçaltına sinsice üzülmenin ve tevekkülsüzlüğün makul olduğu düşüncesini yerleştirmeyi hedefler. Oysa Müslümanca konuşan bir insan en zor anında bile Allah’a karşı son derece ümitvar bir üslup içerisinde olur. Başına gelen hastalık ne kadar ciddi olursa olsun, herşeyin Allah’ın kontrolünde geliştiğini, Allah’ın gücünün sonsuz olduğunu bilmenin verdiği tevekküllü ve teslimiyetli üslupla konuşur. İman edenlerin bu ümit dolu üslubu çevrelerindeki insanları da tevekküllü davranmaya ve ümitvar bir üslupla konuşmaya yöneltir.
Allah’a iman eden insanlar, şartlar her ne olursa olsun şeytanın etkisiyle yapılan bir konuşmayı bilir, başkasında gördüklerinde rahatlıkla teşhis eder ve böyle bir şeye asla yanaşmazlar. Şeytanın elçiliğini yapmanın ahiretteki karşılığının şeytan gibi hüsrana uğramak olacağının şuurundadırlar. Bu nedenle şeytanın bu tuzağına düşmez; hemen Allah’a sığınır ve Kuran’a uygun şekilde konuşarak şeytanın çabalarını etkisiz hale getirirler.
  • İnsanlara iyiliği emredip, kötülükten men etmek
İman edenler konuşmalarıyla hem kendileri Kuran ahlakını en güzel şekilde yaşamaya çalışır hem de başkalarını bu ahlakı yaşamaya teşvik ederler. Çünkü Kuran’da müminlerin insanları hayra çağırmak, onlara iyiliği anlatmak ve kötülükten sakındırmakla yükümlü oldukları bildirilmektedir:
Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. (Al-i İmran Suresi, 104)
Bu ayetin bir gereği olarak, Müslümanlar hem birbirlerini hem de diğer insanları Allah’ın beğeneceği ahlaka yöneltmeye çalışırlar. Kuran’da müminlere ‘sözün en güzelini’ söylemeleri emredilmektedir. Bu nedenle iman edenler akıllarını ve vicdanlarını en güzel şekilde kullanarak konuşur, karşılarındaki insanlara en faydalı olacak sözü söylemeye çalışırlar. Bu kimselerin eksik ya da hatalı yönlerinin, Kuran ahlakından uzak kalmış olmalarından, bilgisizlik ya da cahilliklerinden kaynaklanabileceğini bilerek onlara şefkat ve merhamet dolu bir üslupla yaklaşırlar. Kendilerinin de Kuran ahlakını öğrenmeden önce hatalı bir tavır içerisinde olduklarını ve ancak Allah’ın rahmeti sayesinde güzel bir ahlaka erişebildiklerini unutmazlar.
Ayrıca din ahlakını anlatırken hiçbir zaman karşı tarafı zorlayıcı bir üslup kullanmazlar. Kuran’ın “Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara ‘zor ve baskı’ kullanacak değilsin.” (Ğaşiye Suresi, 21-22) ayetleriyle hatırlatıldığı gibi, Müslümanların sorumluluğunun sadece güzel sözle öğüt vermek olduğunu, hidayeti verecek olanın ise Allah olduğunu bilerek konuşurlar. Bir ayette ”Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et…” (Nahl Suresi, 125) sözleriyle bildirildiği şekilde ‘en güzel üslupta’ konuşmaya çalışırlar.
Bir başka ayette ise “…onlara öğüt ver ve onlara nefislerine ilişkin açık ve etkileyici söz söyle” (Nisa Suresi, 63) şeklinde bildirildiği gibi, Müslümanlar hataya düşen insanların nefislerine yönelik açık ve etkileyici sözler söyleyerek doğrudan karşı tarafın vicdanına hitap ederler. Ancak hiçbir zaman kibirlenerek, kendilerini üstün görerek konuşmazlar. Son derece saygılı ve itidalli bir üslup kullanır, karşı tarafa olumlu ve yapıcı bir bakış açısıyla yaklaşırlar. Bu kimseleri akılcılığa ve samimiyete çekecek konuşmalar yaparlar. İçerisinde bulundukları hatalı durumdan vazgeçmeleri, daha güzel bir tavra yönelmeleri için ahireti, hesap gününü, Allah’ın söylenen her sözü duyduğunu, her tavrı gördüğünü hatırlatarak onları Allah’tan korkup sakınmaya davet ederler.
Müminler bu konuda çok samimi bir gayret içerisindedirler; ancak gösterdikleri tüm samimi çabaya rağmen karşı taraf anlatılanları anlamayabilir veya tam olarak kabul etmeyebilir. Bundan dolayı ümitsizliğe ya da üzüntüye kapılmazlar. Onların sorumluluğu Allah’ın bir ibadet olarak bildirdiği tebliğ görevini en güzel şekilde yerine getirmektir; verilen öğütlere uyup-uymamanın sorumluluğu ise sadece anlatılan kişinin kendisine aittir. Eğer bu kişi anlatılanları kabul etmiyorsa, müminler bunda bir hayır olduğunu bilirler. Kuran’da “Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir.” (Kasas Suresi, 56) şeklinde bildirildiği gibi, hidayeti vermenin Allah’ın takdiri olduğunu unutmazlar.
  • Hikmetli konuşmak
Hikmetli konuşmak, bir insanın olabilecek en doğru, en faydalı ve en yerinde konuşmayı yapabilmesidir. Ancak hikmetli konuşmanın herhangi bir kuralı yoktur. Yerine, zamanına, hitap edilen kişilere ve içerisinde bulunulan şartlara göre değişir. Dahası hikmetli konuşabilmenin kişinin zeka seviyesiyle, kültür düzeyiyle, tahsil durumuyla ya da teknik bilgisiyle de herhangi bir bağlantısı yoktur. Bu gerçekten habersiz olan kimi insanlar hikmetli ve güzel bir hitabet yeteneği elde edebilmek için çeşitli kurslara ya da eğitim programlarına katılırlar. Kimileri de bu özelliğin teknik dikkat ile elde edilebileceğini sanırlar; bunun için konuşmalarının edebiyat kurallarına veya güzel söz sanatlarıyla ilgili bazı kitapların öğütlerine olabildiğince uygun olmasına büyük özen gösterirler.
Uzun ve sıra dışı cümleler kurduklarında ya da entelektüel değeri olduğuna inandıkları güncel ya da yabancı terimler kullandıklarında konuşmalarının son derece etkili ve süslü olacağına inanırlar. Oysa bunların hiçbiri insana hikmetli konuşabilme yeteneği kazandırmaz. Çünkü hikmet ancak imanla, Allah korkusundan kaynaklanan samimiyetle ve Allah’a duyulan teslimiyetle kazanılabilen bir özelliktir.
Kuran’da meleklerin “Dediler ki: “Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın.” (Bakara Suresi, 32)” ayetiyle bildirilen tesbihlerinde olduğu gibi, Allah sonsuz hikmet sahibidir ve dilediği kişiye bu nimeti dilediği kadarıyla verir. İnsanın ise Allah’ın kendisine öğrettiği dışında hiçbir bilgisi yoktur.
Hikmet sahibi bir kimse konuşmalarında kendisini karşı tarafa beğendirme amacı taşımaz. Kendisine nutku verip konuşturacak olanın Allah olduğunu bilerek Allah’a sığınır ve sadece O’nun rızasını kazanmayı hedefleyerek konuşur. Her an olduğu gibi konuşurken de insanların değil Allah’ın huzurunda bulunduğunu ve konuşmasının ancak O’nun dilemesiyle etkili olacağının şuurundadır. Sözlerinin etkili ve hikmetli olması için Allah’a dua eder. Bu samimiyete karşılık, vicdanı insana söylenmesi gereken en güzel sözleri ilham eder. Dolayısıyla neyin vurgulanması, neye dikkat çekilmesi ya da neyin söylenmemesi gerektiğini; hangi üslubun yanlış, hangi anlatımın etkili olacağını vicdanını dinleyen herkes kolaylıkla bulabilir.
Kuran ahlakının yaşanmadığı yerlerde yapılan süslü ve edebi konuşmaların aksine hikmetli konuşan insanın sözleri karşı tarafın kalbine etki eder. Samimi bir insan hiçbir zaman için insanların takdirini hedefleyerek konuşmaz. Kuran ahlakından uzak olan insanların asıl amaçları ise kendilerini insanlara beğendirmek olduğu için, bu durumda samimiyet tamamen ortadan kalkar. Samimiyet olmayınca doğal olarak hikmetli konuşma da olmaz. Burada ancak teknik bir etkiden söz edilebilir.
Konuşmacı kimi zaman sırf bir konuda ne kadar derin bilgiye sahip olduğunu ortaya koyabilmek adına dinleyenlerin hiçbir şekilde işine yaramayacak pek çok gereksiz konuşma yapar. Kimi zaman da son derece basit bir mantıkla ve kısa birkaç cümleyle anlatabileceği bir konuyu iki-üç saatlik bir konuşmanın içinde boğar. Oysa iman eden bir insan bir konuyu olabilecek en açık ve anlaşılır, en özlü, etkileyici ve karşı tarafa fayda sağlayacak üslup ile anlatır.
Amacı ne kendini beğendirmek ne de karşı tarafa üstün görünmektir. Amacı sadece Allah’ın rızasını kazanmak için karşı tarafa faydalı olabilmektir. Niyeti halis olduğu için Allah’ın izniyle bu çabası en hayırlı şekilde sonuçlanır.
Kuran’ın, “Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir…” (Bakara Suresi, 269) ayetiyle hikmetin önemine ve insanlar için büyük bir nimet olduğuna dikkat çekilmektedir. Gerçekten de hikmet sahibi bir insan, Allah’ın izniyle dini en güzel şekilde yaşayabilmekte, Allah’ın en razı olacağı konuşmaları yapabilmekte, insanlara Kuran ahlakını en anlaşılır ve en etkili bir biçimde anlatarak çeşitli hayırlara vesile olabilmektedir. Böyle bir insanla muhatap olan kimseler, bu kişinin hikmetli yorumları sayesinde olayların fark edemedikleri yönlerini görebilmekte, akledemedikleri akılcı davranışlara yönelebilmektedirler. Hikmetin ne denli büyük bir nimet olduğunun farkında olan müminler dualarında Allah’tan kendilerine ‘hikmet, anlatım çarpıcılığı ve etkili bir hitabet kabiliyeti’ vermesini isterler. Kuran’da peygamberlerin de bu yönde dua ettiklerine örnek olarak Hz. İbrahim’in duası verilmektedir:
Rabbim, bana hüküm (ve hikmet) bağışla ve beni salih olanlara kat; Sonra gelecekler arasında bana bir doğruluk dili (lisan-ı sıdk) ver. (Şuara Suresi, 83-84)
Ayetlerde Allah’ın hikmeti dilediği kimseye verebileceğine ve hikmetin Allah’ın elçilerinin de önemli özelliklerinden biri olduğuna dikkat çekilmektedir. Örneğin “…Ona hikmet ve anlatım çarpıcılığını vermiştik.” (Sad Suresi, 20) ayetiyle Hz. Davut’a Allah Katından özel bir hikmet ve anlatım çarpıcılığı verildiği bildirilmektedir. ”Yoksa onlar, Allah’ın Kendi fazlından insanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar? Doğrusu Biz, İbrahim ailesine kitabı ve hikmeti verdik; onlara büyük bir mülk de verdik.” (Nisa Suresi, 54) ayetiyle de Hz. İbrahim’e hikmet verildiğinden bahsedilmektedir.
Bunun yanında, hikmetli konuşmanın kişinin yaşıyla da bir bağlantısı yoktur. Allah samimiyeti ve imanı oranında dilediği insana dilediği yaşta hikmet verebilmektedir. Kuran’da bu durumun en güzel örneklerini Hz. Yahya ve Hz. Musa’da görmek mümkündür.
“(Çocuğun doğup büyümesinden sonra ona dedik ki:) ”Ey Yahya, kitabı kuvvetle tut.” Daha çocuk iken ona hikmet verdik.” (Meryem Suresi, 12) ayetiyle Hz. Yahya’ya çocuk yaşta hikmet verildiği bildirilmiştir. Ayrıca, “O, erginlik çağına ulaşıp olgunlaşınca, ona bir ‘hüküm ve hikmet’ ve ilim verdik. Biz iyilikte bulunanları işte böyle ödüllendiririz.” (Kasas Suresi, 14) ayetiyle de Hz. Musa’ya erginlik çağında bu nimetin lütfedildiği haber verilmiştir.
Kuran’da peygamberlerin hikmetli konuşmalarına pek çok örnek verilmiştir. Bu örneklerden birinde sırf varlıklı ve zengin olduğu için büyüklük taslayan ve Allah hakkında tartışmaya girişen bir kimsenin, Hz. İbrahim’in vermiş olduğu hikmetli cevap karşısında kendi samimiyetsizliğini hemen fark ettiğine şöyle dikkat çekilmektedir:
Allah, kendisine mülk verdi, diye Rabbi konusunda İbrahim’le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: “Benim Rabbim diriltir ve öldürür” demişti; o da: “Ben de öldürür ve diriltirim” demişti. (O zaman) İbrahim: “Şüphe yok, Allah Güneş’i doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir” deyince, o inkarcı böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. (Bakara Suresi, 258)
  • Samimi bir üslupla konuşmak
İnsanlar üzerinde en etkili olan konuşma şekillerinden biri samimi konuşmadır. Çünkü hikmetli sözde olduğu gibi, samimi konuşma da doğrudan insanın kalbine ve vicdanına etki eden bir konuşmadır. İnsan samimiyetten etkilenecek şekilde yaratılmıştır. Samimi konuşma; insanı, inanmadığı, desteklemediği ve hatta karşı çıktığı bir fikrin dahi haklı yönlerini görmeye ve dinlediklerini objektif bir biçimde değerlendirmeye yöneltir. Kişiyi samimi düşünmeye, samimi değerlendirmeye ve samimi konuşmaya teşvik eder. Samimi konuşan bir insanın yanında, yapmacık bir üslupla süslü konuşmalar yapan bir kimsenin samimiyetsizliği hemen anlaşılır. Hatta kimi zaman bu kişinin kendisi bile bu üslupla konuşmanın kendisini ne kadar küçük düşürdüğünü anlar.
Samimi konuşan bir insanın en önemli özelliklerinden biri, konuşmalarına özel bir şekil vermeye çalışmadan Allah’a sığınarak, samimi olmaya niyet ederek konuşmasıdır. Samimi konuşma, kişinin içindeki samimi duygularını, konuşmalarına aktarmasıdır. İkiyüzlü olmaması, inandıklarını ve yaşadıklarını konuşmasıdır. Eğer içinde sakladığı bir eksiği ya da kötü bir özelliği varsa bunu dürüstçe söylemesi de samimi konuşmadır. Samimi konuşan insan kendisini olduğu gibi gösterir; kötü olduğu halde iyi tanıtmaya ya da iyi olduğu halde bunu gizlemeye, çevresine farklı bir imaj vermeye çabalamaz.
Samimi insan konuştuğu kişilere kendisini tanıtmamış bile olsa, kullandığı samimi üslup onu etrafına tanıtır; ses tonu, vurgulamaları, seçtiği kelimeler, mantık örgüsü, olaylara olan dürüst ve objektif yaklaşımı, yapmacıklıktan arınmış doğal üslubu, insanların hoşnutluğunu hedeflememesi, doğru bildiği sözü söylemekten sakınmaması dinleyenlerin kişinin samimiyetine kanaat getirmelerini sağlar.
Samimi konuşma hem anlatan hem de dinleyen kimse için büyük bir konfordur; anlatan kişi kalbini Allah’a bağladığı için hiçbir sıkıntıya girmeden, içinden geldiği gibi konuşmanın rahatlığını, dinleyen ise samimi, iyi niyetli ve dürüst bir insana güvenip onun doğru sözüyle hareket etmenin konforunu yaşar. Her ne olursa olsun bu kişinin bir art niyet beslemediğini, tavsiyelerinde ya da eleştirilerinde mutlaka dürüst davrandığını bilir.
  • Doğru konuşmak
Müminlerin, konuşmalarına hakim olan özelliklerden biri de, hangi şartlar altında olurlarsa olsunlar, doğru söz söylemeleridir. Kuran’da sırf insanlardan çekindiği için kişinin doğruyu söylemekten kaçınmasının yanlış bir tavır olduğu bildirilmiştir. Bu nedenle müminler her zaman vicdanlarının sesini dinleyerek konuşurlar. Her zaman en güzel, en gönül alıcı sözü söylerler ama yine de bir insanı kırmamak, kızdırmamak ya da gönlünü almak adına doğru konuşmaktan taviz vermezler. Kendilerinin ya da dostlarının aleyhine bir durum oluşturur endişesiyle gerçekleri gizlemezler. Kendileri veya yakınları adına bir çıkar elde etmek için yalan konuşmazlar. Çünkü Allah ”Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve sözü doğru söyleyin.” (Ahzab Suresi, 70) ve “…yalan söz söylemekten de kaçının.” (Hac Suresi, 30)ayetleriyle insanlara doğru konuşmalarını emretmektedir.
Kuran ahlakının yaşanmadığı toplumlarda ise yalan söylendiğine sıkça rastlanır. Kimi insanlar yalan söylemenin zararsız bir davranış olduğuna inanırlar. Kimileri bazı yalanların meşru bazılarının da yanlış olduğunu savunur. İnsanları maddi ya da manevi anlamda büyük kayıplara uğratmayacak küçük yalanların hayatın bir gerekliliği olduğunu düşünürler. “Yalan söylüyorum ama kimseye bir zararım dokunmuyor” ya da “yalan söyleyerek insanlara iyilik yapıyorum” gibi mantıklar öne sürerek vicdanlarını rahatlatmaya çalışırlar. Bu inançları doğrultusunda gün boyunca onlarca yalan söyler ve bunların yalandan sayılmayacağını iddia ederler. Örneğin telefonla işyerlerini arayan birine “çok meşgulüm şu an seninle ilgilenemeyeceğim” derler ama aslında o anda hiç işleri yoktur. Ya da işyerindeki bir dosyayı kaybeder ama kendilerine sorulduğunda “bilmiyorum” derler ya da bir başkasının adını vererek suçu o kişiye yüklerler. Patronlarıyla karşılaştıklarında tam tersini düşündükleri halde “fikirleriniz çok isabetli oluyor” ya da “şu işi çok iyi yaptınız” gibi sözler söylerler ama aslında ikiyüzlü bir tavır içerisindedirler. Borç isteyen bir arkadaşlarına “şu an çok sıkıntıdayım, hiç param yok” diye cevap verirler ama aslında yeteri kadar paraları vardır. Bir yakınları kendilerinden yardım talep ettiğinde bir bahane bulur ve “çok hastayım gelemeyeceğim” derler ama aslında hasta değillerdir. Bu örnekleri sayfalarca çoğaltmak mümkündür. Çünkü bu ahlakı yaşayan insanlar yalanı bir hayat şekli haline getirmişlerdir.
Müminler ise Allah’ın her an her yerde kendilerini gördüğünü, her söyledikleri sözü duyduğunu ve hesap gününde söyledikleri sözlerden kendilerini hesaba çekeceğini bilerek konuşurlar. Allah’tan korktukları için yalan konuşmaktan, sözlerini bir parça bile olsa saptırmaktan, bile bile doğru bir bilgiyi gizlemekten, iftira etmekten, dedikodu yapmaktan ve her türlü kötü sözden sakınırlar. Allah’ın razı olmayacağını düşündükleri bir söz söylemekten Allah’a sığınır, her zaman her yerde dürüst bir üslupla konuşurlar.
“Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Hiç şüphesiz o zalimler kurtuluşa eremezler.” (Enam Suresi, 21) ayetiyle bildirildiği gibi, yalan söyleyerek iftira etmenin ahirette insanı kayba uğratacağının şuurundadırlar. Peygamberlerin de yaşadıkları toplumlarda doğru sözlülükleriyle tanındıkları, çevrelerindeki insanların onlara hitap şekillerinden anlaşılmaktadır. Kuran’da, atılan bir iftira nedeniyle haksız yere zindanda bulunan Hz. Yusuf’u görmeye gelen bir kişinin ona “…Yusuf, ey doğru (sözlü insan)…” (Yusuf Suresi, 46)şeklinde hitap ettiği bildirilmektedir.
Müminlerin doğru sözlülükleri pek çok konuda ortaya çıkar; hiçbir zaman yalan yere yemin etmezler. Allah bir ayetinde “Onlar, yeminlerini bir siper edinip Allah’ın yolundan alıkoydular. Doğrusu ne kötü şey yapıyorlar.” (Münafikun Suresi, 2) sözleriyle inananlara böyle bir ahlak göstermekten sakınmalarını hatırlatmaktadır. Oysa yemin etmek Kuran ahlakından uzak olan insanların birbirlerini yalan yere ikna edebilmek ve doğru söylediklerine kanaat getirtebilmek için en sık başvurdukları yöntemlerden biridir. Bu kişiler birbirlerinin Allah’tan korkmadıklarını açıkça gördükleri ve yeminlerini insanları kandırma aracı olarak kullandıklarını bildikleri halde yine de birbirlerinin sözlerine itimad ederler.
Başka ayetlerde ise Allah yine doğru konuşmayla ilgili olarak, ”Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah Katında bir gazab (konusu olması) bakımından büyüdü (büyük bir suç teşkil etti).” (Saf Suresi, 2-3) sözleriyle insanın yapmayacağı şeyi söylemesinin doğru bir davranış olmadığını hatırlatmıştır. Bu nedenle müminler yapmayacakları şeyleri söylemekten kaçınırlar. Bunun Allah Katında kendilerine büyük bir sorumluluk yükleyebileceğinin farkındadırlar. Kuran ahlakından uzak yaşayan insanlar arasında ise bu çok yaygın bir davranıştır. Bu gibi insanlar kimi zaman haksız bir menfaat elde edebilmek, kimi zaman çevrelerindeki kişileri istedikleri gibi yönlendirebilmek kimi zaman da kendi açıklarını örtebilmek amacıyla bu yola başvurabilmektedirler. Müminler ise bir konuda bir söz verdikleri zaman sözlerini bozmazlar. Sözlerinde durmadıkları takdirde sadece karşılarındaki insanlara değil aynı zamanda Allah’a karşı hata işlemiş olacaklarını bilirler. Allah korkuları nedeniyle en zor şartlar altında bile verdikleri sözlere sadık kalmaya çalışırlar. Kuran’da inananların bu özelliklerine “Onlar Allah’ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri kesin sözü (misakı) bozmazlar.” (Rad Suresi, 20) ayetiyle dikkat çekilmektedir.
Müminlerin doğru sözlülüklerini gösteren bir başka özellikleri ise her zaman için ‘şahitliklerinde dürüst davranmaları’dır. Kuran’da müminlerin bu özelliği şöyle ifade edilir:
Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar. (Furkan Suresi, 72)
Şahidliklerinde dosdoğru davrananlardır. (Mearic Suresi, 33)
İnananlar kendilerini ya da yakınlarını zarara uğratacak bile olsa, bildiklerini, gördüklerini ya da duyduklarını sakınmadan ortaya koyarlar. Çünkü Allah’ın “Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” (Nisa Suresi, 135) ayetiyle iman edenlere adil şahitler olarak hakkı ayakta tutmalarını emrettiğini bilirler.
Peygamber Efendimizin bu konuda iman edenlere olan “Halktan korkup hakkı söylemekten kaçınmayın, bildiğiniz ve gördügünüz hakkı söyleyin.” (Kütüb-i Sitte, 1. cilt, Sf. 89) şeklindeki tavsiyesini bilerek hiçbir zaman suçlu ya da hatalı kişileri korumaz, her zaman dürüstlüğün gereğini yaparlar. Tasvip etmedikleri insanlar hakkında bile her zaman tarafsızca sözün doğrusunu söyler, bu kişiler hakkında da en adil şekilde şahitlik yaparlar. ”Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.” (Maide Suresi, 8) ayetiyle bildirildiği gibi, Allah’tan korkup sakınırlar.
Müminlerin bu doğru sözlülükleri onların insanları gerçek olana çağırmalarıyla da ortaya çıkar. Kuran ahlakını benimsememiş olan insanlar ise, hakkında hiçbir geçerli delile sahip olmadıkları halde konuşmalarıyla birbirlerini Allah’ın ve ahiretin varlığından şüpheye düşürerek saptırmaya çalışırlar. Kuran’da bu insanların hiçbir bilgiye dayanmadan yaptıkları bu konuşmalara şöyle dikkat çekilir:
İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilgisi olmaksızın tartışır durur ve her azgın-kaypak şeytanın peşine düşer. (Hac Suresi, 3)
Bu kimseler birbirlerini dünya hayatına kapılmaya, Allah’tan korkup sakınmamaya, cahiliye ahlakını yaşamaya teşvik eder ve ahireti unutturmaya çalışırlar. Bunun en sık rastlanan örneklerinden biri, insanların, birbirlerini doğru olmadığını bildikleri davranışlara teşvik ederken öne sürdükleri “günahını ben yüklenirim” mantığıdır. Bu mantığı kullanarak sözgelimi dolandırıcılıkla, hırsızlıkla para kazanmayı uman bir kimse arkadaşını kendisine yardım etmeye ikna edebilir. Oysa Allah “…Hiçbir günahkar, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz, böylece yaptıklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı bilendir.” (Zümer Suresi, 7) ayetiyle böyle bir şeyin Allah Katında kesinlikle mümkün olmadığını açıklamaktadır. Dolayısıyla bu mantıkla insanlara yaklaşan kimseler yalan söylemektedirler.
İnanan bir kimse ise çevresindeki insanları her zaman gerçek ve doğru olana çağırır. Allah’ın gücünü, ahiretin kesin bir gerçek olduğunu ve hesap gününün yakınlığını hatırlatır ve onları Allah’tan korkup sakınmaya çağırır. Kuran’da elçilerin de gönderildikleri topluluklarda hep doğru sözlü olmalarıyla, dürüst ve güvenilir bir üslupla konuşmalarıyla tanındıklarına dikkat çekilir. Onların bu dürüstlüklerine ve doğru sözlülüklerine rağmen anlattıkları gerçeklere inanmayıp yüz çeviren kimseler ise, ahirette gerçeğin kendisiyle bizzat karşılaştıklarında pişmanlıkla “demek ki elçiler doğru söylemiş” diyerek bu gerçeği ağızlarıyla ikrar edeceklerdir:
Sur’a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine doğru (dalgalar halinde) süzülüp-giderler. Demişlerdir ki: “Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı? Bu, Rahman (olan Allah)ın va’dettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş”. (Yasin Suresi, 51-52)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder